Bir Eğitim Modeli Olarak: Köy Enstitüleri…

Mustafa Kemal, öğretmenlere ve öğretmen yetiştiren kurumlara büyük önem vermişti. Anadolu’daki sert savaş şartlarına rağmen 1921 yılında; Malatya, Burdur, Diyarbakır, Çorum illerine yeni öğretmen okulları açılırken, 1922’lerde öğretmen yetiştirmek için yeni düzenlemeler yapılması ve ‘Mıntıka öğretmen okulları’ kurulması planlanıyordu.

 

Cumhuriyet döneminde bu fikir devamlı canlı tutulmuş, Üniversitenin Deneysel Psikoloji Öğretim Üyesi Ali Haydar (Taner) 1924 sonlarında verdiği bir konferansta, köylere öğretmen yetiştirmek üzere daha basit öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu. Ali Haydar’a göre; Türkiye’de köy ve şehir hayatları birbirinden çok farklı idi. Şehirde yetişmiş kişilerin köylerde öğretmenlik yapmaları çok zordu. İlkokul çıkışlı köy çocuklarının alınacağı üç yıllık ‘Köy Muallim Mektepleri’nde, çocuklar köy hayatına yakın bir biçimde yaşamalıydı. Ali Haydar beyin program taslağını hazırladığı bu okullar, 1925’te Konya’da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi’nin gündeminde de yer aldı. Bakanlıkta bir ‘Köy Mektebi’ dairesinin kurulmasını isteyenler, köylüyü köyden ayırmayacak, üretimden koparmadan çağdaşlaştıracak bir okul istiyorlardı. Bu arada, Maarif Vekâleti’nin daveti üzerine Türkiye’ye gelip oldukça önemli bir rapor veren John Dewey, köy okullarına öğretmen yetiştirecek tipte öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu.

 

1926 yılında çıkan Maarif Teşkilatı Kanunu’nda, ilköğretim okullarının yanı sıra bir de ‘Köy Muallim Mektepleri’ kabul edilmişti. 1927–1928 öğretim yılında da Kayseri Zencidere’de bir ‘Köy Muallim Mektebi’ kuruluyor, Denizli Erkek Öğretmen Okulu da bu amaç için düzenleniyordu. Diğer öğretmen okulları beş yıl iken, bu okullar üç yıllıktı. Buradan mezun olanlara köyde, okulun yanında bir ev, üretimi kendine ait olmak üzere bir bahçelik veya hayvan yetiştireceği bir ahırlık verilecekti. Öğrenciyi köy hayatına hazırlamak için, üretime yönelik bu tür yan kuruluşları da vardı. Bu okullar için köy öğretmeni yetiştirmeye yönelik bir program hazırlanmıştı. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey, hem öğretmenlere çok değer vermiş, hem de öğretmen okullarının yeniden düzenlenmesi ve yeni öğretmen okulları açılması yönünde büyük çalışmalar yapmıştır.

 

1930’ların ortalarına gelindiğinde, ülkedeki yaklaşık 40.000 Köyün 35.000’inde okul yoktu. Nüfusunun % 80’den fazlası köylerde yaşayan bir ülke için bu, oldukça dramatik bir tablo idi. Bu tablo, Cumhuriyet hükümetlerini, ağırlıklı olarak ‘Köy Eğitmen Kursları’ gibi kısa vadeli, fakat köylüye yönelik öğretmen yetiştirme fikrine yöneltti.

 

Gerek 1932 yılında halkevlerinin kurulması ve güçlü bir şekilde köycülük çalışmalarının başlaması, gerekse yıllarca Türk Ocakları’nda ‘Köycü Doktor’ olarak çalışan Reşit Galip’in Maarif Vekili olması, Türkiye’de tekrar köye yönelik başka bir hareketi doğurdu. O zamana kadar köylerde açılan okullara da, şehirlerdeki öğretmen okullarından yetişen gençler gönderiliyordu. Hatta bunlar 20. yüz yılın başlarından beri Türk Gençliğinde görülen yüksek idealist fikirlerle köye seve seve gidiyorlardı. Ama köyde hayal kırıklığına uğruyorlar ve maddi manevi bir yalnızlık içinde karamsarlığa düşüyorlar, köy hayatını yadırgayıp, insanın doğası gereği, çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği şehir hayatına özlem duyuyorlardı. Böyle bir durumda öğretmenler, köyden bir an önce kurtulmak için çeşitli yollar arıyorlar, çevresine uyum sağlamayı ve faydalı olmayı düşünemiyorlardı. Köylüler de aynı şekilde, kendileri gibi yaşamayan, giyinmeyen, yemeyen, içmeyen, öğretmeni benimsemiyorlardı. Öğretmenler en küçük bir tatilde şehirlere kaçıyorlardı. Bunda öğretmen okullarının eğitim şeklinin de rolü vardı. Orada gençler köy gerçeğinden tamamen uzak, teorik olarak yetiştiriliyorlardı. Bu durum Türk eğitiminde uzun zamandan beri gözlemlendiği için, cumhuriyet ilanından beri, köy gerçeğine uygun öğretmen yetiştirmek için ayrı öğretmen okulları kurulması öneriliyordu.

 

Reşit Galip, Maarif Vekili olduktan sonra, Bakanlıkta bir ‘Köy İşleri Komisyonu’ kurarak, ‘Devletin Köydeki Adamı’, köyün en aydını olan öğretmenin hangi özelliklere ve görevlere sahip olması gerektiğini araştırdı. Komisyon, köy öğretmenlerinde şu özelliklerin bulunmasını istiyordu. “Köylüyü; devrimci, laik ve Cumhuriyetçi inançlarla yetiştirmek ve bunları köylüye benimsetmek, köylünün sosyal hayatında etkili olabilmek, Türkiye Cumhuriyeti Medeni Kanunu’nun hükümlerini köyde anlatmak ve hâkim kılmak, modern görgü kurallarını köylüye öğretmek, köyün ekonomik hayatını etkileyebilmek, ileri tarım yöntemlerini, pazar ilişkilerini onlara anlatmak, köyün aydını olmak, öğretmenliğin bütün özelliklerine sahip olup, bunları göstermek.” Bir köy öğretmeninin bunları başarabilmesi için, kendine yol gösterecek rehberlere ve bunları başarabilecek yetenekleri kazandırabilen bir eğitime ihtiyaç vardı. Yoksa köyde kendisinden beklenen düşünüş ve devrimleri gerçekleştiremezdi.

 

Cumhuriyetin ilk on yılında başlayan kültür devrimleri döneminde, Anadolu insanının dil yönünden, tarih yönünden, ideoloji yönünden Atatürk’ün gösterdiği ilkelere, yeni devletin ana prensiplerine göre eğitilmesi, bütün devrimlerin köylerde de uygulanması isteniyordu. Ancak; köycülük çalışmaları da Anadolu köylerinin yerleşme özelliklerini ve çeşitli büyüklüklerde 40.000’ den fazla köysel yerleşme biriminin varlığını ortaya çıkarıyordu. Bu kadar dağınık birimlere devlet hizmetinin götürülmesi çok zor olacaktı. Türk köylerinin bu durumu, Tarım Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nda sık sık söz konusu ediliyordu. Türkiye, bu kadar çok köye, devlet hizmetlerini götürmek için yeni bir yol bulmalıydı.

 

Köycülük çalışmalarının yanı sıra, bu sorunla ilgilenen Türk düşünürleri ve bilge insanlar da yeni yollar aramaya devam ediyorlardı. O yıllarda Hıfzırrahman Raşit, köy yüksek okullarının ve üniversite öğrencilerinin köylere gönderilmesi gibi fikirleri, Nusret Köymen, Meksika Köy Rehberleri Okulu Projesini, Kazım Nami, Lehistan ve Cezayir’deki köy öğretmeni yetiştirme projelerini örnek olarak gösteriyorlardı. Vedat Nedim (Tör) de kooperatifçilikten yararlanılmasını istiyordu. Bedii Ziya (Egemen), köy eğitmeninin Türkiye için önemini vurguluyor, Yunus Nadi, köy ilköğretimin ilkelerini ve köy öğretmeninin özelliklerini araştırıyordu. Halil Fikret (Kanad) da ne yayın organlarının, ne memurların ne de mevcut öğretmen okulu çıkışlı öğretmenlerin devrimleri köylere yerleştiremeyeceğini, köye yeni tip öğretmenler yetiştirilmesi gerektiğini bildirerek, şu modeli öneriyordu: “Şehirlerden uzaktaki geri kalmış köylerde, hatta bataklık kenarlarında yeni tip okullar kurulmalıdır. Geniş topraklar üzerinde her türlü tarım çalışması, kooperatifçilik ve kültür dersleri verilerek köylü çocukları buralarda altı yıl okutulmalı ve buradan çıkanlar köye gönderilmelidir. Köyde ancak bunlar başarılı olurlar.” Bu arada 1937 yılında Bakanlığın ilköğretim dairesi de bakana sunulmak üzere hazırladığı bir raporda, yeni tip köy öğretmeni yetiştirmek için, yeni tip köy öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu.  İstek üzerine Türkiye’ye geniş bir kalkınma raporu hazırlayan Amerikan heyeti, raporlarının eğitim kısmında, köy öğretmen okullarının köye öğretmen bulmak için, başka programların denenmesi gerektiğini vurguluyordu.

 

1933 başında, Türkiye’de ilköğretim sistemini ve ilkokulları incelemek için getirilen ve 1934 yılına kadar incelemeler yapıp bakanlığa bir rapor veren Berky Parker de raporunda, genel görüşlerin zıddına, köy öğretmenleri yetiştirmek için ayrı bir okula gerek olmadığını, Çünkü: Türkiye’deki köylerin ve şehirlerin ortak sorunlarının daha çok ve önemli olduğunu, köylerin, adeta şehirlerin sayfiyesi niteliğinde olduğunu belirtiyordu.

 

1935 yılında Saffet Arıkan, Kültür Bakanı olunca; İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne vekâleten İsmail Hakkı Tonguç’u getirdi. Bakan, mecliste bütçe dolayısıyla eğitimin genel durumunu izah ederken, köy çocuklarının ancak % 25’nin okullaşabildiğini, eğer o günkü şekilde çalışmaya devam edilirse, her köye bir öğretmen yetiştirmek için yüz yıl beklemek gerektiğini açıklıyordu.

 

1934 yılında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Kıtası’nda İsmail Hakkı Tekçe Paşa’nın, erlere okuma yazma öğretmedeki gayretleri ve buradan terhis olanların köylerde okuma yazma öğretmeye başlamaları ve bir zamanlar Prusya ordusunda da, eğitilen askerlerden terhis olduktan sonra öğretmen olarak yararlanma uygulamasının başarılı olduğu düşüncesi üzerine, Atatürk, Saffet Bey’e, ordunun zeki ve çalışkanlarının kısa süreli kurslardan geçirildikten sonra köylere ‘eğitmen’  olarak atanmalarını teklif etti. Atatürk’ün bu önerisinin uygulamasına 1936 yılında başlandı. Ankara Mürtet Ovası köylerinden, askerliklerini yapan 80 genç, o sıralarda yedek subay olarak askerliğini yapan Emin Soysal’ın idaresinde Eskişehir/Çifteler Harası’nda sekiz aylık bir ‘Eğitmenler Kursu’na alındı. Bu kursun yarısında, çalışmaları basına ve kamuoyuna tanıtmak için bir deneme dersi gösterisi düzenlendi. Buradaki proje ve uygulaması çok beğenildi. Hem de ekonomik bulundu. Yazar Falih Rıfkı Atay, bu deneme dersinden sonra şunları yazıyordu.

 

“Garplı Türk köylüsü, köyünde, köyünün içinde, eğitimcileri tarafından yetiştirilecektir. Cumhuriyetin bu rehberi eski köy imamının yerini tutacak, demokrasinin ve hükümetin halkası olacaktır. Halkın kalkınmasına hizmet edecek, her şey onlar vasıtası ile kolaylıkla Türkiye ölçeğinde tatbik edilecektir.” O zamanlar, her köyden bir genç erkeğin eğitim için, bir genç kızın da sağlık hizmetleri için seçilip yetiştirilmesi düşünülüyordu. Kurslar sonunda başarılı olanların diplomaları Ankara Gazi İstasyon İlkokulu’nda bakanların katıldığı bir törende, bir örnek ders denemesinden sonra, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından verildi. Bakan Şükrü Kaya, “Kolomb’un yumurtasını bulup yerine oturtmuş olduk” diyordu. Falih Rıfkı ve diğerleri, bu törenin ertesi gününde yazdıkları yazılarda, hareketin ilk başarılarını coşkuyla ilan ediyorlardı.

 

Eğitmen adaylarına okuma, yazma, faiz de dâhil basit hesaplar, Türk Tarihi, Coğrafya ve diğer branşlarda temel bilgilerin yanı sıra, köy hayatında köylüye lazım olan temel bilgiler de öğretiliyordu. Bunun yanı sıra, Kültür Bakanlığı, eğitmenlerini istihdam edeceği köy okullarında eğitimin niteliğini artırabilmek için, her beş eğitmenli okul için, bir gezici “başöğretmen” atamayı kararlaştırmıştı. Bunların görevleri, her gün, bir eğitmenli köye giderek, eğitmenlerin yetersiz kalabileceği konuları öğretmekti.  Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan, altı ve sekiz aylık eğitmen kursları, köyleri yüz yılların karanlığından kurtarmak için bir ümit, eğitmenler de  “Köye ışık taşıyacak köylüler” olarak görülüyordu. Bu kurslarda binlerce eğitmen yetiştirecek ve bunlar dağ yamaçlarında, derin vadilerde ve yüksek ovalarda bulunan az nüfuslu köylere on yıllar boyunca eğitim ışığı götüreceklerdi. Köylere yerleştirilen bu eğitmenler, bizzat Bakan ve Müfettişler tarafından sürekli denetleniyorlar ve kursta tamamlayamadıkları eksiklerini, gezici başöğretmenlerin bilgilerinden de yararlanmak suretiyle, kendi kendilerine çalışarak telafi ediyorlardı.

 

Köy okullarındaki eğitmenlere ders programları hazırlanmış; kitaplar hazırlanıp dağıtılmış ve eğitmenli köylerde, okul, işlik ve köy konağından oluşan yapı projeleri hazırlanıp uygulanmıştı. Daha sonra, bu projeleri kapsayan bir “Köy Eğitmenlik Kanunu” çıkartılmıştı. Bu yasaya göre; eğitmenler, nüfusları öğretmen gönderilmeye elverişli olmayan köylerin eğitiminin ve öğretiminin yanı sıra, tarım işlerinde de köylülere rehberlik etmeleri için yetiştiriliyordu. Bu eğitmenleri yetiştiren kurslar; “Maarif ve Ziraat vekâletleri” tarafından, tarım işleri yaptırmaya elverişli okul ve çiftliklerde açılıyor,  bu kursların bütün harcamaları da bu iki bakanlık bütçesinden karşılanıyordu.

 

Eğitmenlere verilen bu kurslarda, okuma, yazma, aritmetik, geometri, yurt bilgisi, hayat bilgisi gibi kültür derslerinin yanı sıra, tarla ve bahçe tarımı, bahçıvanlık, bağcılık, hayvancılık, arıcılık gibi tarım dersleri de veriliyordu. Sekiz ile altı aylık köy eğitmeni yetiştirme kursları, 1946 yılına kadar çeşitli yerlerde devam etmiş 8.675 eğitmen yetiştirmiştir.

 

Eğitmen gönderilmeyecek derecede büyük nüfuslu, nüfusu 400’ün üstünde olan köylere öğretmen yetiştirmek için de yine Saffet Arıkan’ın fikri ve önerisiyle, İzmir/Kızılçullu ve Eskişehir/Mahmudiye hara binasında iki adet ‘Köy Öğretmen Okulu’ açıldı.

 

Maarif Bakanı, buradan çıkanların yalnız öğretmen yetişmeyeceğini, başarılı olanların, devlet liselerinde Üniversiteye hazırlanacağını, hatta yurt dışı üniversitelerine bile gidebileceklerini söylüyordu.

 

Köy Öğretmen Okulları’nın ilk adı “Köy Eğitim Yurdu” idi. Üç yıllık köy ilkokullarından çıkanlar alınıyor, buralarda iki yıl daha eğitim verilerek, beş yıllık ilkokul öğrenimi tamamlandıktan sonra, üç yıllık bir orta öğretime tabi tutuluyordu. Bu öğretimde genel derslerin yanında bazı zanaatlar ve tarım işleri uygulama şeklinde öğretiliyordu. Bu okulların “Eğitmen Yetiştirme” bölümleri de vardı. İlerleyen yıllarda bu bölümlere kızlar ve kadınlar da alınmaya başlandı.

 

Köy Öğretmen Okulları, daha sonra ‘Köy Enstitüleri’ adı altında geliştirildi. Çünkü: Eğitmen Kursları’nın başarılı olması üzerine, bu kursların bulunduğu yerlerde ‘Köy Öğretmen Okulları’ açıldı. Daha sonraları, Köy Öğretmen Okulları, ‘Köy Enstitüleri’ne dönüştürüldü.

 

Türkiye’nin dört ayrı ilinde program olarak fiilen uygulanmakta olan Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’ta çıkan yasa ile resmen yasalaşmıştır. Bu tarihte uygulamaya giren Köy Enstitüleri, yurdun 21 ilinde vücut bulmuş ve resmiyet kazanmıştır. Bu eğitim projesi

tamamen Türkiye’nin koşullarına uygun ve Türkiye’ye özgü bir projedir.

 

Köy Enstitüleri, yurdun neredeyse tamamının öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarak, Atatürk’ün görüşleri ve uygulamaları doğrultusunda, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından ve İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak çalışmaları düşüncesiyle kuruldular. Cumhuriyet öncesi geleneksel öğretmen okullarında yetişmiş öğretmenler için köylerde öğretmenlik yapmak, severek yapılacak bir görevden daha çok, zorunluluk olarak algılanıyordu. Şehir koşullarında yetişmiş çocukların öğretmen olanlarından gönüllü gideceklerin sayısı da yeterli değildi. Oysa okuma yazma oranı Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda % 5 bile değildi. Bunun yanı sıra nüfusun % 80’lik bölümü köylerde yaşıyordu. Köy Enstitülerinin kurulması ve yaygınlaşması konusunda Pedagoji Uzmanı Halil Fırat Kanad’ın çok önemli çalışmaları vardı. Bu çalışmalarında; zorunluluktan değil, özveriyle öğrenci yetiştirecek “köye göre öğretmen’ fikrini savunmuştu. 1940 yılının ilk günlerinden başlanarak, tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında Köy Enstitüleri açıldı. Seçilen şehirlerin biraz uzağında, tren yollarına yakın, tarıma elverişli 21 şehirde, köy okullarına öğretmen yetiştirmek üzere açılan Köy Enstitüleri, büyük bir inançla eğitim öğretime başladı. Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenler, köylülere hem örgün eğitim verecek, okuma yazma ve temel bilgileri kazandıracak, hem de tarımın modern ve bilimsel tekniklerini öğretecekti. Bu öğretmenler, gittikleri yerlerde bilinmeyen tarım türlerini de köylülere öğretecekti. Kitaba, deftere dayalı öğretim yerine; iş için, iş içinde eğitim ilkesi uygulandı. Her köy Enstitüsünün kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları, besi hayvanları, atölyeleri vardı. Derslerin yarısı kitaba dayalı teorik eğitim, diğer yarısı ise uygulamalıydı. Köy Enstitüsünde, sabahın erken saatinde uyanan öğrenciler, kızlı ve erkekli halk oyunları oynayarak sabah sporlarını da yapmış oluyorlardı. Daha sonra, kendilerinden önce kalkıp fırında ekmek pişiren nöbetçi arkadaşlarının hazırladıkları kahvaltıya oturuyorlardı. Kahvaltıdan hemen sonra zorunlu okuma saati vardı.

 

Köy Enstitüsü öğrencileri, her sene en az 25 tane dünya klasikleri romanı okumakla yükümlüydü. Bu sayede zeki köy çocuklarından engin entelektüel birikimleri olan aydınlar oluşuyordu. Bu aydın köy öğretmenleri aynı zamanda en az bir tane müzik aleti çalmak zorundaydı. Köy Enstitülerinin varlığını sürdürdüğü zaman diliminde 15.000 dönüm elverişsiz tarla ve arazi, tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştır. O yıllarda;  750.000 yeni fidan dikilmiş, 1.200 dönüm bağ oluşturulmuştur. Yine Köy Enstitülü öğrenciler tarafından, 21 Köy Enstitüsü, 60 tane işlik, 210 tane öğretmenevi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 3 balıkhane, 100 kilometre yol yapılmıştır. Ayrıca; yüzlerce kilometrelik su kanalları yapılarak, Köy Enstitüsü öğrencilerinin eğitim gördükleri çiftliklere sulama suyu getirilmiştir.

 

Köy Enstitülerinin kapatıldığı 1954 yılına kadar 1308 bayan ve 15.943 erkek olmak üzere toplam 17.341 köy öğretmeni yetiştirilmiştir. Bu öğrencilerin yetiştikleri 21 Köy Enstitüsünün kuruluş yıllarına göre 3 grupta toplamak mümkündür. 1940 öncesi fiilen var olanlar:  Çifteler/ Eskişehir, Gölköy/ Kastamonu, Kepirtepe/ Kırklareli, Kızılçullu/ İzmir, 1940 yılında açılan Köy Enstitüleri; Akçadağ/Malatya, Akpınar/Samsun, Aksu/Antalya, Arifiye/ Sakarya, Beşikdüzü/ Trabzon, Cılavuz/ Kars, Düziçi/ Adana,  Gönen/Isparta,   Pazarören/Kayseri, Savaştepe/ Balıkesir,  1940 yılından sonra açılan Köy Enstitüleri ise; Dicle/Diyarbakır, Erciş/Van, Hasanoğlan/Ankara, İvriz/ Konya,  Ortaklar/Aydın, Pamukpınar/Sivas, Pulur/Erzurum.

 

Köy Enstitüleri, tarıma elverişli arazisi olan köylerin yakınlarında kuruldu. Amaçlarından biri de köylülere alternatif tarım tekniklerini öğretmekti. Arıcılık bilmeyen köylerde arıcılık, bağcılık olmayan köylerde bağcılık, malcılık olmayan köylerde malcılık, marangozluk olmayan köylerde marangozluk konularında uygulamalı öğretim yapıyordu. Köy Enstitülerinin hepsinin kendisine ait tarım arazileri, atölyeleri vardı. Bu sayede öğretmenler kendi okullarına gittiği köyde, köylülerle işbirliği yaparak, okullarını kendileri yapıyor, devletin okul yapmasına gerek kalmıyordu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü 1941 yılında kurulurken, diğer Köy Enstitülü öğrenciler tarafından inşa edilmiştir. Köy Enstitülerinden mezun olan öğretmenlere, yetiştirildikleri branş ve gittikleri köye göre 150 parçaya varan alet ve edevat veriliyordu. Bu alet ve edevat okulun demirbaşı, üretilen mahsul ise; öğretmene ait oluyordu. Bu alet ve edevat ile hem yeni okul inşa ediliyor, okul binası varsa eksikleri onarılıyordu, hem de köylülere modern tarım teknikleri tanıtılıyordu. Öğretmenler,  köylülere bu uygulamaları yaptırırken, bir taraftan da okuma yazma öğretiyor ve hatta müzik aleti çalmayı dahi öğretiyorlardı. Halkla bu denli yakın ve iç içe olmayı hem yasalar emrediyordu, hem de öğretmenlerin yetişme tarzı bunu gerektiriyordu. Okul saatlerinde öğrenciler ile iç içe olan öğretmenler, okul saatlerinin dışında ise; köylünün okuma yazma öğrenmesi ve üretimini daha bilinçli yapması için uğraş veriyorlardı. Bu bakımlardan Köy Enstitüleri, uygulamalı öğrenim konusunda, dünyada benzeri görülmemiş bir eğitim örneği oluşturmuştur. Dünyanın dikkatini üzerinde toplamıştır. Çıkar çevreleri, Köy Enstitülerini sürekli karalıyorlardı. Karma eğitimin sakıncalı olduğunu iftiralarla duyuruyorlardı. Köy çocuklarının ahlaklarının bozulduğu, öğrencilerin çalıştırıldıkları gibi çok sayıdaki olumsuzluklarla karalama çalışmalarını yoğunlaştırıyorlardı. Egemen güçlerin ve özellikle toprak ağalarının en büyük korkusu; köylünün üretken olması, aydınlanması, uyanması, haksızlıklara karşı çıkarak onları dinlememesi düşünceleriydi. Oysa Köy Enstitüleri toplumu her bakımından modernleştirme projesinin büyük bir parçasıydı. Şöyle ki; karma ve laik eğitim, üretim içinde eğitim, doğu ve batı kültürlerini okuyan, özgür düşünceyi, yurttaşlık bilincini alan gençler yetişmekteydi. Böylesi yüce amaçlar taşıyan aydınlanma projesi, çıkarına dokunan çevrelere ürkütücü geldi ve bilim aydınlığını hazmedemediler.

 

Tüm bu düşünceler; Köy Enstitüleri’nin aydınlık ve üretken sistemi nihayetinde de kapatılma sürecine girmiş ve sonuçta kapatılmıştır. Günümüzde gerçekler geç de olsa anlaşılmış olsa da bugün itibariyle telafisi henüz mümkün olamamıştır. Umudum ve temennim odur ki; ilerleyen süreçte, çağımızın koşullarına uygun Köy Enstitüleri yeniden hayata geçer.

Songül DÜNDAR

Araştırmacı, Şair, Yazar

dundar_songul@hotmail.com

            KAYNAKLAR

  • Firdevs Gümüşoğlu, “Cılavuz Köyenstitüsü” Kitabı
  • Songül Dündar, “Cezo Gardaş” Kitabı
  • Songül Dündar, “Yaralarım/Öğretmenin Gözyaşları” Kitap
  • Yeniden İMECE Eğitim Bilim Sanat Kültür Dergisi
  • Dr. Kemal Kocabaş, Yeniden İMECE 58. Sayı
  • Alper Akçam, İMECE 57. Sayı
  • Orhan Nasuhoğlu, Yeniden İMECE 57. Sayı
  • Songül Dündar, Yeniden İMECE 56.Sayı
  • Âşık Selahattin Dündar, “Cilavuz Destanı”
  • Âşık Selahattin Dündar, “Yüksek Öğretmen Destanı”
  • Mustafa Gazalcı, Yeniden İMECE