PERFORMANS ÇİZELGESİ

Merhabalar. Ben, çalışan bir anneyim. Milyon dolarlara mal edilen, parlak camlarla çevrelenmiş binlerce plazaların birinde, evrak taşıma ve telefon trafiğine ömrünü adayan milyonlarca çalışandan sadece biriyim. Muhtemelen beni hiç görmediniz. Sesimi hiç duymadınız. Yine muhtemeldir ki; benimle alakalı tek bildiğiniz şey bu yazım olacak. Size bir günümün nasıl geçtiğini dilim döndüğünce ve sıkmadan anlatmaktır niyetim…

Ben her sabah ezanıyla kalkıp, bir tek çocuğumun okula gitmesi için kahvaltısından kıyafetine kadar hazırlayıp, akabinde patronlar ailesinin işleri sekteye uğramasın diye günlük planını gözden geçirip, çocuğumu okula gönderme eyleminin hemen ardından, kimsenin diline düşmeyeyim diye uykulu gözlerle hazırlandığım iş yerime doğru yola çıkıyorum her gün. İlk işim aktarma durağına kadar metroya binmek. Belki de aynı prestijli plazalarda İtfaiye Pazarı’ndan temin edilen masalara ömrünü adayan yüzlerce kişiyle aynı vagona binip, aynı akbil aktarmasının dakikasını kontrol ediyoruz otobüse geçerken. Tanımadan, tanışmadan… Hoş tanışmış olsak ne olacaktı ki? Parsel parsel yeşil çimlerin üstündeki büyük villalarda çekilen kamu spotlarında anlatılan uyku düzenine riayet etmeyeli yıllar oluyor. Uykulu gözlerimiz o tıkış tıkış vagonda, zar zor maalesef sadece çıkış kapısını görebiliyor.

Aslında hep ayakta uyur durumda da olmuyorsunuz. İşgüzar birinin rahatsız edici bakışlarına maruz kalıp, huzurla uykusuzluğu dahi tadamıyorsunuz bazen. Balık istifi metroda o kadar dolu olmasa bilinçli bu yakınlık diyeceğiniz kadar yaklaşan kişilerin varlığıyla, uykunuz bile kaçıyor o ortamdan… Binmezsen geç kalacaksın işine ve yarım gününü kesecek patron. Kesmekle kalmayıp patronluk stajı yapan aile üyelerinin yaptırım tahtası olacaksınız. Gelecek ve “bir daha tekrarlama” diyecek. Şirketin tüm hisselerini borsada batırmışçasına muamele göreceksin… Birkaç gün geçince bu aralar iyisin aferin(!) diyecek. Performans çizelgesine işleyecek seni. Pardon, burada kesiyorum başınızı ağrıtacak başka diyeceklerim var…

Ne diyorduk? Haa, metro! “işe kadar gözlerimi ne kapatırsam kâr”, namı diğer aktarma durağına gelene kadar türlü cebelleşme, kapı kapanacak, aktarma süresi geçecek, otobüs kaçacak, yer kalmayacak stresiyle çıkıp otobüse bindiğimde bir gözüm hep saatimde durur. Giymesem “Presentabl” sayılmayacağım eteğimi, şanslıysam çekiştirerek oturduğum otobüs koltuğunda ve başıma dikilen dayının göz hapsinde, iş seyahatime devam edip varıyorum “Gene Geldik Durağı”na!

Artık son model bir arabadan inmiş ve kırmızı halıda yürüyormuşçasına girme vakti plazanın kapısından. “Açılın ben çalışanım” kartımla giriş yapıp asansöre biniyorum. Tabii son binenlerden biriysen vay haline! Hemen dualar etmeye başlıyorsun. Lütfen ötmesin asansör, diğeri geç geliyor, her katta duruyor vs… Dualarına bile ortakçı çıkan ekmek teknene geldiğinde, hep şaştığın manzara yine karşında oluyor. Türkçe meali “başka çarem yok”  olan, “azimli” ablamızı paspasını bitirmiş, çayı hazır etmiş buluyorsun. Sonra yavaş yavaş uykusuz savaşçılar sen gibi giriş yapıyor kapıdan bir bir. Evden getirilen Sturbucks termosuna doldurulan granül kahve ve karaciğer dostu açma ve poğaça (!) keyfiyle başlıyor çalışma…

Gelen müşterileri güler yüzle karşılama şartnamelerini, günde bin defa tekrar eden sevgili diğer patron yarısı kızı teşrif buyurduğunda, rutinler oturmuş oluyor zaten. Sosyal medya videolarından sıkıldığı veya Wi-Fi bağlantısı yavaşladığında ayağa kalkan kardeşimiz kızmasın diye, yüzük parmağımı görmezden gelen nice insanlara gülücükler saçmayı ihmal etmiyorsunuz gün boyu. Evli olmasaydın bir yemek yerdik diyen insan siluetlerine, evrak zarflarının hemen altına numara sıkıştıranlara, adımı sosyal medyadan bulup ekleyip saçma sapan mesaj atanlara… Hepsini tebessümle karşılayıp, “Bunlar iş hayatında olağan şeyler” ilkesiyle görmezden gelmek durumundayım. İş hayatı işte!…

Öğle tatilimiz de var tabii. Sonuçta işçilere haklarını veren, molalarını temin eden mükemmel bir firmayız. Her mükemmelin de hiç eksisi olmaz demeyin. Oluyor… Eksi demeyelim de, çalışanlara temin edilen dezavantajlar diyelim aslında. Eksi dersen maazallah performans notundaki eksilerin çoğalır, “beğenmiyorsan ver istifanı” denir! “İstemiyorsan çalışmak zorunda değilsin” denir. Tazminat söz konusu olmasın diye kovmazlar ama verirler seni fotokopi başına istifanı verene dek! Aklına netten ucuza aldım diye sevindiğin varis çorabın gelir. Gelir de gelir. İyisi mi eksi demeyelim!…

Öğle tatili diyorduk… Öğle arasını, çay molasını veriyorlar vermesine de, akşama kadar sana koydukları kotaya koymuyorlar o molayı. O gün kotanı doldurursan ucu ucuna, ertesi gün daha fazlasıyla görevlendiriliyorsun. “Hepsini yapmayım da artmasın” dersen de, gelişme gösteremeyen eleman oluyorsun. İki ucu karamelli kurabiye kısaca.

Çoğunlukla öğle vakti gelen asıl patron, çalıştığım birimden ötürü genelde öğle arası “yanıma gel” der, varırım. Günün brifingini alır benden. Güne dair konular falan derse, o da ne? Diye soracağımdan mütevellit, “günün brifingi” denir… ? Öğle aramı patronuma günün brifingini vermeye, ilgili dosyaları göstermeye harcadığımdan bana ek süre tanır elbette. Ancak herkesten sonra yemeğimi yerken hadi hadi şarkısını söyleyen bakışlarına girmiyorum hiç. Malumunuz, “performans çizelgesi.”

Eve de yetişmek zorundayım tabii. Çocuğumun eğitimi, özel ders ve kursları, okulla ilgili aktiviteleri… Zaten niye ki bunca uğraşımız? Onlar için değil mi? “Oğlum okusun, eğitimsiz kalmasın, kızım okusun böyle ezilmesin”, gayesi değil mi uykunun dayanılmazlığını azaltan? Aaa pardon! Ezilmek dedim. Laf aramızda ?

Akşama doğru asıl patronumuz, stajyer patronlarımızı yanına alarak kalite kontrol yapar. Kim kotasının ne kadar gerisinde? Kimin grafiği daha yüksek? Kim ayın elemanı olup, büyük ödül olan Whatsapp grubundaki patronun olumlu cümleleriyle örnek gösterilme şerefine nail olacak? Panoya da vesikalık resmi asılıyor tabii. Ne büyük şeref !…

Bazen patronlar familyasının şirkete uğramayan bir yakını gelip gövde gösterisi de yapabilir. Bakın ben de buradayım, bana da itaat edeceksiniz, ben de anlıyorum bu işten diyebilir! Buna da hazırlıklı olacaksınız. Geçenlerde işten ayrılan bir arkadaşımı, yaklaşık 5 aydır sorunsuz kullandığı programı bana öğretmesi için yanına çağırmış, arkadaşım bununla alakalı rahatsızlığını dile getirdikten sonra da istifa etmeye karar vermişti. Tabi yine iş hayatında olurlu dedikodular döndü sonrasında. Neyse… Aslında bana da esmiyor değil arada, basayım istifayı, gideyim bir kıyı şeridine tatlı, mahalli hayatlar yaşayarak doldurayım miadımı. Çocuğumu da doğayla iç içe büyüteyim. Esiyor da yağmıyor hiç! ?

Akşam olduğunda, yoğun trafiğe kalmak istemeyen asıl patronlarımız bizden bir saat evvel çıkar ancak, mutlaka stajyer patronlarımızdan biri kalır. O son bir saat var ya son bir saat! Sakin ol Champ (!) diyerek, susturasın gelir saygıdeğer patron adayımızı. Hadi arkadaşlar bitirelim. Bu dosya ne olmuştu? Şu klasör en son neredeydi? Velhasıl o son bir saat işgüzarlık rekoru tazelenir. Nihayet “çıkabilirsiniz!” dendiğinde, toparlanmalar başlar. Herkesin az çok programı bellidir. Kimi çocuklarını alır okuldan, kimi yemeği yetiştireyim diye aceleyle çıkar, kimi geçici olarak yaptığını düşünür bu işi ve KPSS için kursa gider… Kısaca akşama kadar binlerce cümlenin kurulduğu koca binalar, bir saat içinde kimsesiz beton yığınları olup kalıverirler öylece.

Benim çocuğum 10 yaşında. Şanslıyım diyebiliriz. Küçük olsa bakıcısıydı, kreşiydi uğraştırır. Şükür ki, okula kendi gidip gelebiliyor. Babası hayattayken de o zorlu süreçleri beraber aşmıştık. Ancak daha 33 yaşında çalıştığı ofiste kalp krizi geçirdiğinde, “bu yükü ben kaldıramıyorum” naraları atarak, tüm sorumluluklarını bana devredip gitti. Yoğun çalışıyordu, şef olacaktı, sürekli ayın elemanı idi. Asgari ücretten de biraz fazlaydı maaşı. Yemeği evden götürüp, verilen çeki de bozdurunca çocuğun ek masrafları çıkıyordu. Şimdi bana asgari ücrete ne kadar zam gelir diye meraklı bir hayat, çocuğumuzun geleceği için yaptığımız “okutma” planını bıraktı.

Kocamı yere göğe sığdıramayan patronu, cenazesine dahi gelmedi. Avukat bir ara “hakkını arayalım, yoğun iş gücü altında eziliyordu” filan dedi. Onun da ödemesini yeni bitirdim. Davayı da kaybettik.

Daha kurulacak çok cümle, söylenecek çok söz var ancak, burada son vermek istiyorum yazdıklarıma. Biraz dinlenip haftalık kotam için eve getirdiğim işlerimi halletmem gerek…

Sevgiyle, anlayışla, tebessümle ve lütfen FARKINDALIKLA kalın…

Mustafa ARSLANER

MEYAD Gençlik